
23 temmuz 2007
Umut…
Korku…
Risk…
Belirsizlik…
Endişe…
Değişim…
Seçime giden Türkiye’de herkes bu duyguların karmaşası içinde .
Hepimiz kimden kurtulmamız gerektiğini biliyoruz, ama kurtulmak için adım attığımızda bize zarar verecekler diye korkuyoruz.
Oysa bize en büyük zararı sadece korkumuz veriyor.
Herkes AKP’den kurtulmak gerektiğini söylüyor, ama yaa?
Ama yaaa, demek ABD ve AB’nin Türkiye’deki işbirlikçi medyayı kullanarak halkın üzerinde yürüttüğü psikolojik savaşın etkileri demek.
Bakın her gün yayınlanan anketlerde iş dünyasının işbirlikçileri ile basının emre amade yalakaları AKP’nin oyunu yüzde 40’lar da hatta yüzde 53’ler de gösteriyorlar.
Oysa gerçek oran yüzde 26.
AKP bir daha asla bu ülkede tek başına iktidar olamayacaktır.Göreceksiniz çıkartacakları milletvekili sayısını. Sonra göreceğiz AKP içinde nelerin yaşanacağını.
Bu düşünce asla Türkiye’yi pazarlayamayacaktır.
Bu düşüncenin Türkiye’nin rejimini Bush patentli ucubelere çevirmesine, Türkiye’yi Irak gibi bir kan denizine dönüştürmesine izin verilmeyecektir.
Türkiye Emperyalistlerin Kerkük’ü, Musul’u, Kıbrıs’ı gasp etmelerine, oradaki Türkleri yok etmelerine bir daha asla seyirci kalmayacaktır.
AKP’nin iktidarda kalması ve despotizmini, baskılarını yaygınlaştırıp, Türkiye’yi kasıp kavurması için halkın tercihlerini etkilemeye çalışıyorlar. Rakamları değiştiriyorlar.
Ne gam; halkı yanlışa sevk etmek, korkunun krallığına esir etmek için, her şey mubah.
Oysa gelecekten Türk ulusunun neden bir korkusu olsun.
Türkiye Tayyip Erdoğan’dan da onun felsefesinden de çok daha büyük. Bu büyüklüğün farkında mısınız?
Türkiye AB den de ABD’den de çok daha güçlü bunu görmüyor musunuz?
Türk halkı üzerinde gelecek neden bir bilinmezlik endişesi yaratıyor?
Gelecekten korkmak ve yarının getireceklerinden kaygılanmak çok doğal .
Ama bunu aşamayacağımızı sanmak, yarını görememek, sorunumuzun temelini oluşturuyor. Oysa yarın neyi nasıl yapacağımız konusunda elimizde bir ölçü var. Tarih.
Tarih bir bilim olarak geleceğin anahtarı .
Geçmişte ne yapabildiyseniz, nasıl yapabildiyseniz, gelecekte de onu yapabilirsiniz.
Yapamıyorsanız, bu size sonradan öğretilmiş bir çaresizlik olsa gerektir.
Bu anlamda yarını bilebilmek mümkün .
Gelişmiş ülkeler bunu bir kültür olarak içlerine yerleştiriyorlar. Yarınlarını planlıyorlar. Kurguluyorlar. Umutlarını yüksek, korkularını düşük tutuyorlar.
Türkiye gibi ülkeler ise, belirsizlikler karşısında tutucu, yerleşik olanın devamını isteyen, değişmez diye düşündükleri doğmaların peşine düşmektedir.
Çünkü korkunun kralları, hep bir şeylerin korkusunu salarak halkı yıldırmaya, halkın yönetimi ele geçirmesine engel olmaya çalışıyorlar.
Bize 23 temmuz’da AKP olmazsa öcülerin geleceği söyleniyor.
- ABD ve AB desteğini çekecek.
- PKK azacak.
- Ekonomik kriz çıkacak…
- İstikrar bozulacak.
Bunların olmasını istemiyorsanız AKP ye oy verin…
Hoppala… Zaten bunlar oluyor diye AKP’ye oy vermeyeceğiz…
Bizimle böyle oynayabilmelerinin nedeni ne?
Belirsizlikleri yönetemiyoruz.
Çünkü tarihimizi bilmiyoruz.
Yapabildiklerimizi, nasıl yaptığımızı unutmuşuz.
Çünkü çaresizlik bize bir eğitim modeli olarak çocukluğumuzdan itibaren veriliyor.
Kendi dilimiz, ailemiz, ulusumuz, ekonomimiz, çıkarlarımız, sevdiklerimiz, nefret ettiklerimiz, kültürümüz, dinimiz, bayrağımız, vatanımız,ekonomimiz, sosyal yaşamımız,siyasetimiz,haklarımız,tarihimiz ve geleceğimiz konusunda bilgi sahibi olamıyoruz.
Bize hayranlıkla başkalarını beğenmemiz öğretiliyor. Başkalarının çıkarlarını kendi çıkarlarımız sanıyoruz.
Bizden olmayanları bizleştirirken, bizim olanları yabancılaştırıyoruz.
Kürtlerin son yüzyıldır Türklere karşı kışkırtılmaları gibi.
Oysa tarih Türk’ün olmadığı bir yerde Kürt’ün de olmadığını, olamayacağını gösteriyor.
Türkiye’de 200 yıldır, Atatürk dönemi ve Cumhuriyetin ilk 15 yılı hariç, hep yabancılar için çalışılıyor.
Siyasette yabancıların istediği oluyor…
Ekonomi de yabancılara çalışıyoruz…
Sosyal hayatımızda yabancılar gibi davranıyoruz…
Dinimizi yabancıların yaşadıkları gibi yaşamaya çabalıyoruz…
Yani özetle biz bize benzememek için kavga veriyoruz.
Kendisini yiyen insanlar gibi…
Artık bu “Amok” koşusunu durdurmak gerekmiyor mu?
Hem de hemen…
Biz artık bu çılgınlığa bir son vermek zorundayız.
22 temmuz da seçim var.
Seçim asla demokratik olmayan bir siyasi partiler ve seçim yasası uyarınca yapılıyor. Ama biz demokrasiye, cumhuriyetin değerlerine hizmet etmeyen bir yasayla seçim yapıyoruz.
Siyasi partilerin yarısı Türkiye’nin değil, kafa ve göbek bağlarının bulunduğu ABD, AB ve diğer dış güç odaklarının çıkarlarını savunuyorlar. Türkiye için değil onlar için varlar. Köleleşmişler. Ruhlarını akıllarını onlara satmışlar.
Tanrıyı aramak için çıkılan yolculukta şeytanla buluşup, onu tanrı sanan zavallılar.
Ama bu zavallıların kurbanı olmaya mahkum muyuz? Türk milleti ulusal değerlerinin bu denli göz önünde ayaklar altına alınmasına sessiz ve çaresiz mi bakacak?
Neden?
Sorun Türkiye’nin bir kısmının geleceğin karşımıza çıkardığı belirsizlik ortamını aşamayacak kadar eğitimsiz, başarmak için çabalamayacak kadar öğretilmiş bir çaresizlik içinde bulunmasından kaynaklanıyor
Bugün Türkiye’nin tel tel dökülmesinin nedeni, hiyerarşik yapmızın yine dış odaklar ve iç işbirlikçiler tarafından dağıtılmasıdır. Türkiye güç merkezleri olmayan ,devlet sistematiği çözülen, yönetilemeyen bir ülke haline getirilmiştir.
Kimler tarafından mı?
AKP ve benzerleri tarafından.
Korkunun kralları tarafından.
Ulusalcılığı , Türkiye’yi ve çıkarlarını savunmayı, Türk ulusuna güvenmeyi, vatanı, namusu( Bayrak) ve ahde vefayı ( Türkiye Cumhuriyetini kuran ulusal ahit, uzlaşmayı) kim savunursa, ona saldıranlar tarafından.
Bugün gene gelecek korkutması dayatılıyor.
- Aman istikrar bozulmasın…
- İstikrar ne ki?
- AKP iktidarının devamı, 5 yılda kazandın, 5 yıl daha kazanmaya devam…
- Ama 5 yılda 280 milyar dolar borçlanmışız, borç toplamımız 420 milyar dolara çıkmış..
- Borç yiğidin kamçısı, korkma dayan.
- Açım, Türkiye’de 1 milyon aç, 40 milyon yoksul var. Zenginler daha zengin oldu, gelir dağılımı uçtu…
- Düzelir sen merak etme, haline şükret, bak senden daha kötüleri var.
- Çocuklarım işsiz, Türkiye’de 10 milyon işsiz insan var, gizli işsizlikle rakam 18 milyona çıkıyor.
- Düzelir düzelir merak etme.
- Ama ben merak ediyorum..
- Etme kardeşim etme…
Türkiye bu korkutmanın suratına 22 temmuz sandığında tükürmelidir. Korkunun krallığını yıkıp, Türkiye’ye satarak kendilerine gelecek kurmak isteyenlere dur demelidir. Onlardan hesap soracak bir iktidarı iş başına getirmelidir
Bütün rakamları çarpıttılar.
Bütün doğrularını ayıpladılar.
Bütün gerçekleri balçıkla sıvadılar.
Yalanlar üzerine yeni ve despotik bir düzen kurmak için çalışıyorlar.
Buna hayır demek için…
Bağımsız…
Özgür…
Türkiye için…
Oyunuzu ya CHP’ye …
Oyunuzu ya MHP’ye verin.
Bu globalizasyon denen emperyalist düzenin Türkiye’yi bölme, parçalama, sömürme girişimlerine ilk dur deme harekatı olacaktır.
Bütün cumhuriyetçi, ulusalcı, milliyetçi, devrimci güçleri bir bütün olarak davranmaya, oylarına ve sandıklarına yani namuslarına ve geleceklerine sahip çıkmaya çağırıyorum.
23 temmuz yeni bir Türkiye’nin doğuşu olacaktır.
Çünkü tarih bilimi, Türkiye’nin birikimi, vatanın, namusun ve ahde vefanın içinde bulunduğu tehlike bize bu sorumluluğu yüklüyor.
Türkiye 22 temmuz’da
Türkiye’ye sahip çıkacaktır. Buna canım üzerine bahse girerim.
23 temmuz sabahı yeni Türkiye için omuz omuza olacağız. Yeni umutlarımız, hedeflerimiz ve sevdamız için…
Sandıkta ulusalcı bir iktidarı çıkartmak ve Türkiye’yi yüceltmek için…
Dayanın, çoğu gitti azı kaldı.
Korkunun krallığı yıkılıyor…
Umut güneş güneş açıyor…
Ne diyor Mevlana:
“ Bir adam ,uykusunda, bir rüya gördü.Adamın biri ,kendisine aradığın, Mısır ülkesinin sol yanında ;orada, filan mahalledeki falan evde bir define var dedi. Adam , Mısır’a gelince birisi,kendisine,ben bir rüya gördüm, Bağdat’ta, filan mahallede , filan evde bir define varmış, dedi.Mahallenin, ev sahibinin adını söyledi.Adam, bana, define Mısır’daymış demelerinin sebebini anladım; kendi evimden başka birinin evinde define aramam gerekmiş.buraya gelmem,buna iyice inanmam içinmiş,gerçekten de Mısır’da define bulamayacağım dedi.”
Türkiye ulusal uyanış içinde, gücünü milli çıkarlarını başkalarının çıkarlarına kurban etmeyecek artık.
Emperyalizm geçen yüzyılın başında olduğu gibi , 21. yüzyılın başında yine Anadolu’da Türk milleti tarafından yenilecektir.
Sömürü…
Yoksulluk…
Açlık…
Yolsuzluk…
Artık kader değil.
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.
Yaşasın Tam bağımsız, özgür Türkiye.
Yaşasın Türkiye’nin güzel geleceği…
Şirret
Samimi görüntüsü vermişti.
Ne ilk yanılışım oldu ne de son…
Benimle ilk konuştuğunda yıllar önce samimi bir konuşma yaptığını sanmıştım.
Sonra görmekle kalmadım tanıdım.
O hiçbir zaman samimi olamazdı.
İnsanları korkularına göre kategorize eden.
Dünü, bugünü, yarını, önü, sonu, gençliği, yaşlılığı asla olamayacak bir amip; sevdası olmuş mudur, yüreği acıyla hiç yanmış mıdır,hiç ilaç almadan rahat bir uykusu var mıdır, hiç gözlerini ıslatarak yürekten gülmenin anlamını tadmış mıdır, isterik krizlerini demiyorum, insanca duygulardan bahsediyorum…
Sanmıyorum.
Özde şirret, sözde demokrat…
Tanrının sizi terk ettiğini hissettiğinizde o yanınızda biter.
İnancınız, imanınız tam değilse destur savuş deyip, bildiğiniz duaları okuyup, tanrıya sığınmazsanız, son sürat kaçıp kurutulamazsanız, ruhunuzu ele geçirir.
Dokunduğu an çürürsünüz.
Türkiye’nin çürüklerinin altında onun ve onun tarikatının meczuplarının imzası vardır.
Linç etmek isterse insanların özel yaşamını irdeler.
Kişilere lakap takar.
O her şeyi yapar, ama sonra pişmanlık ifade eder, ama sonra yine yapar. Sonra yeniden, yeniden…
Bitti sandığınız an yeniden.
Onu takip ederken “Yılanın beli kırılır”…
Ona entellektüel diyen, onun şaraptan anladığını sanan, onun bir kültürü var zanneden yarı cahil bir takımla yol alıyor son sürat…
Tanrısı para, milleti para,zilleti para…
Savaş sever ama savaşmayacak, barıştan yana ama barış ona para kazandıracak,
Güçlüyken herkesle iyi, zayıfa düşman…
Dostu var mı? Aldatmadığı kimse? Kirletmediği beyaz?
Yok…
Kalmadı…
Çıkarı için torununu…
Neyse…
Dün o koltuk için gözyaşı döktü, Ankara Hilton otelinde…
Bugün, Abdullah Gül ile ilgili yazıyor…
Olmasın Cumhurbaşkanı diye…
Niye dersiniz?
Türkiye’yi düşünüyor…
Güldürmeyin beni.
Hasan Doğan ile Ethem Sancak konuşursa, bak böyle yaz da baş efendiyle aran düzelsin dedik yazdı derlerse, yandı gülüm keten helvan…
Seni omurgasız fırıldak seni…
Senden yazar olacak, sen aydın olacaksın, sen entelektüelsin öyle mi?
Hadi oradan be…
O kadar ucuz mu sandın.
Adını koymadım buraya kadar ama siz hemen Ertuğrul Özkök dediniz değil mi?
Evet onu anlatıyorum.
Bugün Emin Çölaşan ile ilgili yazmış.
Bana da Akşamdan atıldığında ne oldu demiş.
Bak arşive anlarsın ne olduğunu.
Ben sevdama baş koymuşum, Türkiye için ölürüm, değil işten kovulmak, assalar kaç yazar.
Sen Emin Çölaşan’ın duruşunun gölgesinde semirip, o gölgeyi kendi gölgen sanmaktasın.
Yarın Bekir Çoşkun ve Emin Çölaşan kürek mahkumluğuna on birinci kayıkta devam etme kararı alırsa, sen de kayık ara kendine. Son günlerde ziyaret ettiğin yerlere bir de öz geçmiş bırak, belki işe alırlar.
Alacaklara senin kılavuzun olacak birkaç yazından örnek. sunacağım. Okusunlar senin insanlığını, okusunlar senin uzak görüşlülüğünü. Okusunlar da aydınlansınlar, senin karanlığında, kan ve gözyaşı ne anlama geliyor?Senin dediklerin yapılsaydı ne olurdu görsünler, senin önerilerinin kimin önerisi olduğuna baksınlar…
Ben herkesi Hürriyet’i ve Ertuğrul Özkök’ü protestoya, çağırıyorum. Elimizden ne geliyorsa,yapıp bugün Emin Çölaşan’a yapılmak istenene karşı çıkmalıyız.Dün Turgut Özal, Tansu Çiller istedi olmadı, bugün niye oluyor?Biz fikrimize sarılmak istenen zinciri parçalayıp atalım.
Çünkü bu adamlara acıyan onların zulmüne ortak demektir
Ben bir halk düşmanıyım
Zamanımız, bilgi kirliliğinin insanlık onurunu ve gerçeği karartmadaki maharetine dudak ısırtacak kadar pirim verdiği bir dönemi gösteriyor.
Medyası özgür olmayan toplumlar asla karar mekanizmalarını demokratikleştiremiyorlar. Despotizm medya kanalıyla her yerde var olabiliyor. Demokrasiler eriyor.
Ne söylerseniz söyleyin, ne kadar anlattığınızı varsayarsanız sayın, nereye kadar ulaştığınız ve ulaştığınız yerde fikirlerinizin ne kadar kaldığıyla ilgili bir süreci yaşıyoruz. Sizin önünüzde, sonranızda kirleticiler, karartıcılar hemen yerlerini alıyorlar.
Para; namus , onur, şeref gibi kavramların içini boşaltmada, bunları karartmada kullanılan etkin bir araç oldu.
Kendi kasabasının zenginliğinin kaynağı olan hamamları incelemekten dolayı suçlanan Dr. Thomas Stockmann’ın yaptıkları geliyor aklıma. Doktor suyun kirletildiğini ortaya çıkarır. Çocuklar bu yüzden ölmektedir.Rüşvet, baskı, korkutma sonucunda susmayı reddedince, kasabanın güç odakları tarafından halkın düşmanı ilan edilir.
Henrik Ibsen ‘in yazdığı oyun, 1882′de “En Folkefiende” adıyla basılmış ve ilk kez 1883′te oynanmış: Bir Halk Düşmanı.
Peki ama yaşamın karşımıza çıkardığı o büyük yol ayrımında nereyi tercih edeceğiz?
Gerçekleri mi yoksa bireysel çıkarlarımızı ve buna bağlı kabul görmemizi mi?
Ben kısa zamanda çok büyük zararlara yol açsa da Türkiye’nin “gerçekleri” değil, bireysel çıkarlar ve çokluğun kabulünden yana oy kullandığını görüyorum seçimlerde.
Partiler halka gerçekleri anlatamadılar. Anlatmakta kendi iç sorunlarının yanı sıra globalizasyonun karşılarına çıkardığı sorunlar da büyük rol oynadı.
AKP ezici bir çoğunlukla iktidarı elinde tuttu. Türkiye için hayırlı olmasını dilerim.
Ama olmayacağını da görüyorum. Çünkü sorunlar kör dövüşüne çevrilen seçim dönemi propagandalarının çok daha üstünde. Seçimden önce hangi doğrulara inanıyorsam şimdi onlara daha çok inanıyorum. Doğrularım ve yanlışlarım seçim sonucuna göre değişmedi.
Şimdi ben, artık bir “HALK DÜŞMANIYIM”…
Bana göre AKP sorunları katlayacak, Türkiye çok şey kaybedecek. Bunun için Türkiye’de toplumsal barış ve uzlaşma konusunda her kes elinden geleni yapmak zorunda. Toplumun kutuplar arasında gerilimini yok etmek ve Türkiye’nin çıkarlarını savunacak yeni bir siyaset belirlemek gerekiyor.
Burada artık iki kişiden birinin oyunu alan AKP ile değil alamayan CHP ile ilgilenmekte ve yeniden yapılandırmakta fayda vardır.
Türkiye’nin savunulması her alanda yeniden inşa edilmek zorundadır.
Çoğunluklar çoğunlukla atlar gibi davranır. Uzakta çok uzakta var olan karaltıları görür, ama ayaklarının içine gireceği çukurları fark edemezler.
Bugün Türkiye’de yapılması gereken Türkiye’nin savunulmasıdır.
Bunun için AKP’liye de , CHP’liye de MHP’liye de DP’liye de, ÖDP ’liye de ihtiyaç var.
Yeni bir Türkiye için çalışacağını vaat edenlerin yorulmaya hakları yoktur. Halkla kavgaya hakları yoktur. Anlatmak ve yeniden inşa olmak zorundayız.
Her şey yeniden başlıyor.
23 temmuz’u konu alan yazımın girişinde şöyle demiştim:
“Umut…
Korku…
Risk…
Belirsizlik…
Endişe…
Değişim…
Seçime giden Türkiye’de herkes bu duyguların karmaşası içinde .
Hepimiz kimden kurtulmamız gerektiğini biliyoruz, ama kurtulmak için adım attığımızda bize zarar verecekler diye korkuyoruz.
Oysa bize en büyük zararı sadece korkumuz veriyor.
Herkes AKP’den kurtulmak gerektiğini söylüyor, ama yaa?
Ama yaaa, demek ABD ve AB’nin Türkiye’deki işbirlikçi medyayı kullanarak halkın üzerinde yürüttüğü psikolojik savaşın etkileri demek. “
Sonuç ortada.
Türkiye’de her iki kişiden birinin oyunu almayı başaran AKP artık sorun değildir.
Sorun Türkiye’nin yeni bir alternatif üretebilmesi sorunudur.
Bunun için CHP de özeleştiri yapılmalı ve sonuçları halkla paylaşılmalıdır. Bunun kavgasız gürültüsüz yapılması çok önemli. CHP Türkiye için önemlidir. Bunu yönetenlerin ve yönetmeye talip olacakların göz ardı etmemesi şarttır.
Çoğalmak çok olmak için
Üstümüzde bir karamsarlık… Kime sorsam “ ört ki ölem” diyor. Hiç yakışmıyor, yakışmıyor. Mezarlarından çıkıp neredeyse ölüler, silkeleyecekler her birimizi…Ne oluyor size diye…Ne oluyor bize? Ne bu halimiz!
Biz…
En çok bize benzeyen bizler…
Ne diyor Brecht:
“ Çok akıllı olmak isteme: Bu denli akıl gerekmez, kavramaya, BİR’in HİÇ’ten çok olduğunu.”
Ankara’da Tandoğan’da, Menemen’de çok olduğumuzu gösterdik. Şimdi 27 Ocak’da İzmir’de Gündoğdu Meydanı’nda çoğalıp çok olacağız yeniden. Durmadan büyüyüp, büyüyüp ağaçlar gibi, ormanlar gibi tutacağız memleketin toprağını.
Yaşamın mucizesi Anadolu’nun sahibi olanlar. Tanrıların, kültürlerin, sevdaların, acıların, mutlulukların ve en önemlisi umutların sahibi olan bizler…
Güneşin çocukları. Ne çabuk unuttuk zenginliklerimizi? Yaşamın mutluluklarını ve sürprizlerini ne çabuk tükettik?
Namussuzun suratına tükürme özgürlüğünü,limon satıp helal parayla eve dönme gururunu övüne övüne söyleme mutluluğunu ne zaman rafa kaldırdık?
Helal ile haram arasındaki farkı doğarken biliriz biz. Çünkü Anadolu insanı hikmet sahibidir.
Ne oluyor bize? Kıtlığı, yokluğu, yoksulluğu hiç mi görmedik? Hiç mi kandırılıp, aldatılmadık?
“ Dört yanımız puşt zulası” olmadı mı hiç?
Sırtımızda hangi zaman hançer eksik oldu?
Ne zaman umutlarımızı aş, hayallerimizi yorgan yapmadık ki?
Korkaklar, ahır kaçkınları savaş zengini olmadı mı? Duyunu Umumiye’ nin memurları değil miydi ekmeğimizin yarısını, hatta zaman zaman tamamına yakınını alıp gidenler? Sadece ekmeğimizi mi alıp gittiler ? Daha yüz yıl geçmedi bile. Süpürge tohumu, ot yiyip; un dışında her şeyle ekmek yapan ulus biz değil miydik? Daha dün değil miydi aç ve açıkken hem de, özgürlük ve bağımsızlığımızı elimizden almak isteyenlere haddini bildirenler.
Biz değil miyiz “ toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok” olanlar. “Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocuk” biz değil miyiz. Biz değil miyiz “uyup hainin iğfasına “ “ekmeğimize , aşımıza göz koyunlara” satıp ruhlarını ağlamaklı, bin pişman af dileyenleri affedenler…
Gönlü gani, yüreği yufka, ellerinin nasırından çınar yetiştirenler. Biz değil miyiz? Altındağ’ın, Çinçin’ in, Sarı Gazi’ nin aç bilaç çocukları? Bizim ne zaman karnımız doydu?
Varoşun, üstüne kışın kar, yazın toz yağan bebelerine haksızlık etmeyin. Onları ellerinde kalan tek şeyden; umutlarından ve hayallerinden koparmayın. Çocuklarını doyurup aç yatarken şükredenlere haksızlık etmeyin. Şimdi ne oldu da bittik?
Biz biter miyiz?
Ekonomik kriz, siyasi kriz bizi bitirebilir mi?Yobazlar, Allahı paraya tahvil edenler, vatanı üç kuruşlup pazarlama malı sananlar sizi bitirebilir mi?
Genç kardeşlerim sizlerin geleceğinizi satıyorlar. Bugün kira diye verdikleri,geleceğinizin bedelidir. Onların yalanlarına aldırmayın. Onlar ulusal gururunuzu, memleket sevdanızı yoketmeye çalışıyorlar. Bu “Katiller demokrasisi, hırsızlar düzenini” siz yıkacaksınız.
Genç arkadaşım adaletli bir Türkiye isteğini sen gerçekleştireceksin. Unutmayın ki kötüler hep Allah’ı kullanırlar. Allah ise hep iyileri.Allahınızı,ruhunuzu ve vatanınızı teslim almak isteyen güçlerin maşası içerdeki kötülere kendinizi kullandırtmayın. Onların maskelerini çekip düşürün. Sizin aklınıza kelepçe vurup köleleştirmek isteyenlere fırsat vermeyin. Çıkın meydanlara, çıkın televizyonları anlatın, anlatın, anlatın. Bıkmadan usanmadan doğruyu, iyiyi,güzeli söyleyin. Siz kazanacaksınız. Sakın yılmayın.Zafer sizindir.
Hiç bir din faşisti, hiç bir yobaz siyasetçi, hiç bir satılık adam Türkiye’yi, bizi bitiremez…
Bitiremez. Neden mi? Nazım ustanın Kuvayı Milliye Destanı’nda dediği gibi:
“Namussuzun biriydi Mansur (İngiliz ajanı), muhakkak.
Düşmana satılmıştı, orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi, malum.
Ama ne de olsa ,
Mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim,
Böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
Ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
Üzüntü çekmemek için,
Ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
Yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin.
Kazım’ın ki taştan değildi çok şükür, fakat namuslu.
Ne malum? Dersen:
Dövüştü pir aşkına, yaralandı birkaç kere ve saire.
Ve kavga bittiği zaman,
Ne çiftlik sahibi oldu , ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı,
Kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan…”
Vatan satın alınmışlar, satacak olanlar,pazarlamacılar var diye vatan olmaktan çıkar mı?
Hırsızı, uğursuzu, beceriksizi çok diye, teslim olunur mu?
Nedir üstümüzdeki kötü hava?
Silkinip atmanın vaktidir.
Bütün kötülüklerden sıyrılıp çıkmanın vaktidir.
Ey halkım umudunu kesme güneşten. Her gecenin bir sabahı mutlak vardır. Bu ülkeyi ve insanlarını yönetemeyenler gider, yerine halk yenisini seçer…Başaranı bu halk baş tacı eder…Başaranlar mutlak çıkar…
İşçiler, memurlar, emekliler, işsizler, kadınlar, erkekler üretin sevdanızı çok eyleyin, isyanınızı belirtin ve dayanın…
Patronlar ! Paylaşın…Daha çok paylaşın… Göreceksiniz paylaştıkça çoğalıp, büyüyeceksiniz…
Üretip, satacağız , tüketeceğiz. Çocuklarımız için geleceği kuracağız. Acılarla, göz yaşlarıyla, zafere yürüyeceğiz. Rantiye olmaktan şimdi utanılmayacak da ne zaman utanılacak? Hırsızın, namussuzun, hortumcunun yüzüne tüküre tüküre yürüyeceğiz. Bu yolda yanımızda olmayanları bundan sonra asla affetmeyeceğiz. Çünkü biz iki tarafı keskin milletiz… En çok bize benzeriz…Biz Türkiye’yiz… Anadolu’yuz… Unutmayız… Asla bitmedik, yenilmeyiz…
Çoğu gitti azı kaldı…
Kurtuluş bayramınız, yeni yılınız kutlu olsun…
Silivri Mektupları
Dostlarım,
Mektup mektup beni kanatlarına alan, özgür kılan dostlarım.
Her mısrası bana ömür katan o mektupları yazan dostlarım.
Yazdıklarımın hangisi ulaşıyor elinize, yazdıklarınızın hangisi gelebiliyor bana bilemiyorum.
Esirliğimde bu köhne, düşük, arsız siyasete; ancak beğendiklerini veriyorlar bana. Ancak beğendiklerini gönderiyorlar size.
Bazen bir ay geçmiş oluyor bana gelen mektupların yazılmasının üstünden. Bazen bekliyorum, boş bomboş geçiyor günler, gelmiyor bana hayat öpücüğü veren mektuplarınız.
Bir bir sıcaklığınızı hissediyorum. Isınıyorum. Zindan aydınlanıyor, duvarların rengi değişiyor.
Dostlarım, inanın kendimi hepinize mektup yazarken hayal ediyorum. Sonra, sizden gelenlere gömüp kendimi sizinle sohbet ediyorum.
Onlar geç getirse de, size geç gelse de yazın, ısıtın beni bu kış günlerinde.
Mektup mektup alıp götürün yüreğim sizinle.
“Yazdıklarım”, “Yazamadıklarım”, bağışlayın beni. Çıkınca çıkartırız acısını, yazdı sayın umut mahkûmunun bu yazısını, mektuplarınıza yanıt.
Bekliyorum, unutmayın “Silivri Cezaevi 4 Nolu F/7 Koğuşu”
İnsan sıcağına alışsınlar. Aşk neymiş anlasınlar.
Mahpus edince yürek durur muymuş?
Kalem durur muymuş?
Aşk biter miymiş görsünler!
Varolun, iyi ki varsınız.
Tuncay Özkan
Silivri Cezaevi 4 Nolu F/7 Koğuşu


Son Yorumlar